Ayak Sesleri…

“Baba buradayım, buraya gel.”

“Geldim bir tanem, oyun mu oynuyoruz?”

“Saklanmaca oynuyoruz, saklanmaca.”

“Nasıl bir oyun ki bu?”

“Bildiğin saklanmaca işte, ben saklanacağım sen de beni bulacaksın.”

“Yasemin, beni korkutuyorsun, şaka yapıyorsun değil mi?”

“Hayır, belki değildir.”

“Ne demek şimdi bu?”

“…”

    Cevap yoktu, Yasemin sisler içinde kaybolup gitmişti. Haşmet sağa dönmüş duvara çarpmıştı. Bir başka yöne yöneldi yine duvara çarptı. Ellerini uzattı, dokundu, sislerin içinde duvarlar vardı. “Her taraf duvar.” diye düşündü. Tanrım, “Yasemin nerdesin, nerdesin?” diye seslendi.

Gözlerini açtığında zifiri karanlıktı, alnından bir sıcaklık akıyordu. “Terledim” diye düşündü, ama terlememişti. Yere oturdu, “Bunlar da ne?” diye geçirdi içinden, dokundu, taş, toprak, odun parçaları vardı.

    Bir saniye panik oldu. Aklı başından gitti, geldi. Şakakları zonkladı, yüreği bir güvercinin yüreği gibi yerinden çıkarcasına hopladı. Bu nasıl olurdu? Bir kâbus olmalıydı, “Uyansam” diyordu ama zaten uyanıktı.

    Durdu, gözlerini kapadı, zaten açmak acı veriyordu. Bir şey görememek, kör olmak böyle bir şey demek, canının yanması demek…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir