Çiftlik Köyü…

Olur ya yolunuz düşerse mutlaka ama mutlaka görmenizi istediğim  bir köyümüz var Anadolu’nun uzak doğusunda, Rize’nin İyidere ilçesine bağlı Çiftlik köyü.  Hepimizin başına gelmiştir. Bu kaçınılmazdır da.  Avantajları olsa da başlı başına büyük bir çiledir büyük şehirde yaşamak.  Önüne geçilemez bir dürtüyle sizi bu beton yığınlarına bağlayan zincirleri koparmak gelir içinizden. Dizginlerinizi elinize alıp, yola vurmak istersiniz kendinizi. Siz buna kaçamak diyebilirsiniz. Ben kendini bulmak diyorum. Güç toplamak, doğaya dönmek, özüne dönmek belki…

İlkin sahil yolunu takip ediyorsunuz. Keyifli bir yolculukla doğuya, daha doğuya en doğuya doğru gidiyorsunuz. Sol kolunuzun üzerinden hırçın Karadeniz’i görmeniz mümkün. Biraz şansınız varsa, beklenmedik bir şekilde o gün oldukça durgundur. Adına yakışmayan bir dinginliktir bu. Belki çarşaf gibidir.  Kim bilir…

Sağ kolunuzun üzerinde Samsun’dan beri size yol arkadaşlığı eden dik yamaçları görüyorsunuz. Yeşilin her tonuyla bezenmiş, fındık bahçelerini ve çay bahçelerini seyre doyamayacaksınız. Ötelerde, tepelerin üzerinde öbek öbek kümelenmiş sis bulutlarını fark ettiniz mi? Havada taze bir iyot ve belki yeni dinmiş yağmur kokusu vardır.

Of’u geride bıraktıktan kısa süre sonra İyidere Köprüsüyle karşılaşıyorsunuz. Yılın hemen tamamında gürüldeyerek akan İyidere Çayı’nın üzerinden geçiyorsunuz. Üç-beş gün yağmur yağmamışsa eğer, ırmak dupdurudur.  Köprü çıkışında  bir yol ayrımıyla karılaşıyorsunuz. Sağa dönüp kıvrılan yol, dere boyunca ilerleyerek güneye İkizdere, Kalkandere istikametine yönelmekte. Bu yol sizi Ovit üzerinden Erzurum’a götürür.

Köprüyü geride bıraktıktan 500-600 metre sonra, sahil yolundan ayrılan ve kıvrılarak yukarı doğru çıkan sapağı göreceksiniz. Hafifçe frene dokunup yavaşlarsanız iyi olur. Sapağın  sahil yoluyla birleştiği o noktada  üzerinde “Pileki Mağarası” yazan tabelayı fark edeceksiniz.  Vitesi ikiye alıp, arabanızın burnunu yokuşa doğru veriyorsunuz. Henüz asfaltlanmamış, beton bu zemin üzerinde arabanızın zıplayarak ilerlediğini göreceksiniz. Yokuşun hemen yukarısında arabanızı sola çekip bir iki dakika durmanızı tavsiye ederim. Güneşin deniz üzerinde  batmakta olduğu bu saatte eşsiz bir manzarayla karşılaşabilirsiniz. Bir iki fotoğraf çekmenin kimseye zararı olmaz.

Yolumuza kaldığı yerden devam ediyoruz. Bizi Çiftlik Köyü’ne götürecek yola düşüyoruz yeniden. Ama dikkatli olmak lazım. Her an bir köşe başında bir sürprizle karşılaşabilirsiniz. Yollar daracık ve virajlar keskin. Yolun sağı ve solunda aralıklarla evler sıralanmış. Üç beş çocuk tornetleriyle her an karşınıza çıkabilir.  Buralarda çocuklar yolda oynar. Oynayacak başka yerleri yoktur çünkü. Anneleri bulabildikleri en küçük düzlüğe, fasulye, mısır, karalahana ekmiştir.

Aylardan Mayıs veya Haziran ise tam mevsiminde gelmişsinizdir. Ağaçlar çoktan meyveye durmuştur. Yolun her iki tarafında alabildiğine uzanan çay bahçelerinde çay toplayan kadınları, kızları ve delikanlıları görebilirsiniz. Babaları aramazsanız iyi edersiniz. Gurbetin yolunu tutmuştur çoğu. Kimi İstanbul’da kimisi yurt dışındadır. İnşaatçı, fırıncıdır kimi. Buralarda iş-güç annelere, delikanlılara kalmıştır.

Bizi Çiflik Köyü’ne götürecek yolu ağır ağır çıkarken, yolun her iki yanını adeta duvar gibi çevreleyen Kızılağaçlarla karşılaşıyoruz. Ağaçların gölgelerinde taze toplanmış çay filizleri gözümüze çarpıyor.  Çay filizleri “Sergi” adı verilen, kare forumlu 4-5 metrekare büyüklüğündeki bezlerin üzerine serilmiş, bir trenin vagonları gibi sıralanmışlar. Üzerleri yer yer kızılağaç dalları ve eğrelti otlarıyla kapatılmış. Öğreniyoruz ki bu yapılmazsa güneş çay filizlerini kurutarak mahsulün fire vermesine sebep oluyormuş.  Sabahın ilk ışıklarıyla toplanmaya başlanan çay filizleri ikindi, belki  akşam saatlerine kadar gölgede bekletiliyor. İş bitince sıkıca bağlanıyor ve arabalarla Çay Alım Yerleri’nin yolunu tutuyor.

Biraz sonra bir Çay Alım Yeri’nin önünden geçiyoruz.  Avluda hummalı bir çalışma var, hemen her serginin başında bir-iki kişi.  Çaylar seçiliyor.  Hasat edilirken  araya karışmış, ne kadar yaprak, ne kadar eğrelti otu ve adını bilmediğimiz daha birçok yabancı bitki varsa, ayıklanıyor.  Çay filizlerinin diplerindeki kalın, odunsulaşmış kısımlar  temizleniyor. Bu işlem bittikten sonra sergiler yeniden bağlanıyor ve tartı için alım yerine taşınıyor.

Selam verip geçiyoruz. Yolun yarısını da geride bıraktık. Az sonra tepeye varmış olacağız. Önce Köşklü Köyü’nü geride bırakıyoruz.  Son yokuşu çıktıktan sonra, köyün en yüksek tepesine varmış oluyoruz. Bizi  Sultan Tüfekçi ve Hacı Ali Tüfekçi’nin evi karşılıyor. Çiftlik Köyü’ne Hoş geldiniz tabelasını arıyoruz, ama göremiyoruz. Buralarda köyler belli sınırlarla birbirinden ayrılmamış. Dağınık bir yerleşim var. Doğu Karadeniz’in karakteristik özelliği bu. Şaşırmıyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir