Osmanlıda Kapitülasyonlar

    Tarihimizde U h u d – u  A t i k a   veya  İ m t i y a z a t-ı M a h s u s a   adlarıyla anılan ve  daha çok kapitülasyon adı ile bilinen ticari imtiyazlar,  milletlerarası ticarete katılmak isteyen ve bundan yararlanmak isteyen bir çok devlet tarafından başka devletlere verilmiştir. Bu bağlamda Türk tarihine baktığımızda, kapitülasyon sadece Osmanlıya has bir uygulama değil, aynı zamanda Selçukluların da zaman zaman baş vurdukları bir uygulama olmuştur.

    Milletlerarası ticarette ilke, ülkede üretilen yerli ürünlerin yerli ve yabancı tüccarlar aracılığı ile ülke dışına pazarlanması ve ülkede üretilmeyen ürünlerin de aynı yollarla elde edilmesidir. Ayrıca gümrüklerde yerli ve yabancı tüccarların ödeyecekleri vergiler de devlet hazinesini güçlendiren bir durum olarak algılanmalıdır. Bu amaçla gerek Selçuklular ve gerekse Osmanlılar, daha sonra adı “kapitülasyon” olan ticari imtiyazları yabancı devletlere vermekte sakınca görmemişlerdir.

    Bu tür tedbirlerle ticari hayatı canlandırmak isteyen ilk Osmanlı padişahı Orhan Bey’dir. Bursa Bedesteni’ni inşa ettiren Orhan Bey, Cenevizlilerle de bir ticari anlaşma yapmıştır.[1] Orhan Bey döneminde Ceneviz ile yapılan bu anlaşmadan sonra da Osmanlı idarecileri ticareti canlandırmak, bu sayede devlet hazinesini güçlendirmek için aynı uygulamalara devam etmişlerdir. Bu bağlamda Sultan I. Murat’ın 1365’te Roğuza[2] Cumhuriyeti’ne bazı ticari imtiyazları verdiğini söylemek mümkündür.

    Kapitülasyonlarla ilgili  hatırda tutulması gereken bir durum da, verilen ayrıcalıkların herhangi bir tazyik sonucu değil, tamamen karşılıklı olarak iki taraf delegasyonlarının müzakereleri neticesinde verilmesi durumudur.[3]  Bu ifadeden anlaşılması gereken, şartların İstanbul tarafından dikte veya teklif edildiğidir. Bazı kaynaklarda yazıldığı gibi tek taraflı bir mecburiyet yoktur. Osmanlı herhangi bir sıkıştırmanın neticesi kapitülasyonları vermiş değildir. Nitekim Doğu Akdeniz ticaretini tekeline almak isteyen Venedik ve Cenova arasındaki mücadeleden rahatsız olan Fatih,  o tarihte Akdeniz’de bulunması yadırganacak bir devlet olan İngiltere’ye ahitname vermek istemiştir.[4]

    Fatih devrinde 16 yıl süren savaşlardan sonra Venedik’le imzalanan bir anlaşma ile Venedik’e bir takım ticari imtiyazların verildiği tarihi bir vakıadır. Ancak, bu devirdeki  siyasi gelişmelerin bu durumda etkili olduğu görülür. Gerçekten Fatih, Venedik’e “Venedik bayrağı çeken bütün gemilerin Venedik gemisi sayılması ve kendilerine saldırılmaması” hakkını vermekle, ayrıca gümrük muafiyeti tanımakla aslında ticari kaygılardan daha çok, o dönemin siyasi gelişmelerini değerlendirerek bu kararı almıştır.

    Venedik’in Osmanlı’ya karşı oluşturulmaya çalışılan Haçlı ittifakına katılmasının önlenmesi amaçlanmıştır. Bunun için de Venedik’e reddedemeyeceği tekliflerde bulunulmuştur. Neticede Fatih amacına ulaşmış ve Venedik’in haçlı ittifakına katılmasını da önlemiştir.

    Gerek ticari kaygılarla olsun gerekse siyasi endişelerin neticesinde olsun, Osmanlı yöneticileri tarafından değişik Avrupa devletlerine verilen ticari imtiyazların “Kapitülasyon” adı ile anılmaya başlanması Kanuni dönemine rastlar. Zaman içinde özellikle XVI., XVII. ve

XVIII. yüzyıllar boyunca başta İngiltere, Fransa ve Hollanda olmak üzere bir çok batılı devlete verilen kapitülasyonlar ile  Osmanlı Devleti’nin hem mali, hem de siyasi batı amaçlar peşinde olduğu bilinir.

    Yukarıda zikredilen bu devletlere verilen kapitülasyonların başında ödenen gümrük vergisindeki oran indirimi gelir. Bu oran genel olarak yabancı devlet tüccarlarına % 5 nispetinde uygulanırken, ticari imtiyaz verilen devletler için oran % 3 e indirilmiştir. Bir diğer ayrıcalık ise Osmanlı denizlerinde serbest dolaşma hakkı idi.

    Kanuni devrinde Avrupa siyasi haritasında önemli değişiklikler olmuştur. Charles Quint, o tarihe kadar görülmemiş bir siyasi güç olarak ortaya çıkmıştır. Gerek akrabalık yoluyla gerekse miras yoluyla bir çok ülke üzerinde hakimiyet  kurmuştur. Bu durum Hıristiyan dünyası için yeniden bir toparlanma ve yeniden bir diriliş olacaktı.

    Elbette bu durum Kanuni’nin gözünden kaçmadı. Yapılması gereken Charles Quint’in karşısına bir başka rakip çıkarmaktı. Bu da Fransa olacaktı. Ancak Fransa’nın ne ekonomik gücü ne de askeri gücü buna müsait değildi. Bu nedenle desteğe ihtiyacı vardı. Diğer taraftan coğrafi keşifler sonrasında durma noktasına gelen Doğu Akdeniz ticaretinin yeniden canlandırılması da gerekiyordu. Bu da Fransa’ya kapitülasyonları vermekten geçiyordu.

    Kanuni döneminde hedeflenen amaçlara ulaşılmış Türkleri Avrupa’dan atma hayaliyle siyasi hayatına başlayan Charles Quint 1556’da tahttan feragat etmek zorunda kalmıştır. Bu olaydan bir yıl sonra Fransa, Almanlara karşı yeni yardımlar elde edebilmek için İstanbul’a ricacılar yollamış, fakat kudretli Quint’i dünya siyasetinden tasfiye eden Kanuni, Fransız heyetini sadece dinlemiş ve gülmüştür.[5]Bu konu ile ilgili yorumunda Schreiber  “Süleyman kendi elini hiç acıtmadan bir yumurtayı öbürüne kırdırabildiğinden dolayı için için seviniyordu” demektedir. [6]

    18 nci yüzyılın ilk yarısına kadar verilen kapitülasyonların bir bölümü anlaşma niteliği taşımaktaydı. Ancak büyük bir bölümü, ki yüzde doksanı, padişah fermanları ile tek taraflı verilmiş imtiyazlar niteliğindeydi. Bu tür imtiyazlar padişahlar hayatta kaldığı sürece yürürlükte kalır, istenildiği an da kaldırılabilirdi. Bu durum her padişah değişikliğinde imtiyazların yenilenmesi gerektiği anlamına gelmektedir. Özellikle Fransa’ya verilen bu nitelikteki kapitülasyonların yenilenmesi uzun zaman aldığından, 1740 da yeni bir düzenlemeye gidildi. Padişah I Mahmut devrinde Fransa ile kapitülasyonları devamlı hale getiren bir muahede imzalandı.  Bu dönemde verilen imtiyazların hiçbirisi, Osmanlı’nın aleyhine olmamıştı, çünkü maksat, coğrafi keşifler sonrası batıya kayan ticaret yollarını Osmanlıya çekmek, ticari hayatın canlılığını sağlamaktı. 1838’e kadar bu durum devam etmiştir. 1838 sonrasında bazı Avrupa devletlerine tanınan ayrıcalıklar Osmanlı’yı sömürme kapısını aralamıştır.

           Ceneviz ve Venedik’le başlayan, Fransa ile devam eden ve zaman içinde bütün Avrupa devletlerine verilen kapitülasyonlar, Osmanlı’yı açık pazar haline getirmiş, yerli hammaddenin yurtdışına çıkmasına, neticesinde yerli üreticilerin imalat için hammadde bulamamasına, küçük atölyelerin rekabet gücünü kaybederek iflas etmesine, Osmanlı ekonomisinin de tedricen dışa bağımlı hale gelmesine neden olmuştur.

    Birinci Dünya Savaşı’na katılmadan evvel Osmanlı idarecileri kapitülasyonları tek taraflı kaldırma girişiminde bulundularsa da, dünya savaşı sonrasında yenik olarak ayrılmamız üzerine imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması ile kapitülasyonlar bütün ağırlığı ile yeniden kapımızı çalmaya başlamıştır. Mustafa Kemal önderliğinde gerçekleştirilen milli direniş hareketinden sonra, siyasi bağımsızlıkla birlikte ekonomik alandaki bağımsızlığı da temin etmek gayesiyle  ne pahasına olursa olsun, yeni Türk devletinin kapitülasyonların kıskacından kurtarılması için çalışılmış, bu amaca ancak 1923’te, o da çetin görüşmeler sonrasında, Lozan Barış Konferansı’nda ulaşılabilmiştir.     

(1) Necdet SEVİNÇ, Osmanlı’nın Yükselişi ve Çöküşü, Burak Yayınevi, İstanbul 1992, s.29

(2) Dubrovnik

(3) İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, Osmanlı Tarihi, TTK Yayını, c: I, Ankara 1972, s.222

(4) Orhan TÜRKDOĞAN, Sanayi Sosyolojisi, Türkiye’nin Sanayileşmesi Dün-Bugün-Yarın, Ank, 1981, s.87

(5) Necdet SEVİNÇ, a.g.e.,  s.33

(6) Georg Schreiber, Türklerden Kalan, İstanbul 1962, s.177

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir